DARWİN VE MOLEKÜLER DEVRİM
Doğal seçilim aslında bir genetik kuramı. Çünkü doğal seçilim süreci
genetik çeşitliliğin varlığını gerektiriyor. Bu çeşitlilik ortamında,
Darwin'in deyimiyle "varolma mücadelesi"nde, avantajlı özelliklere
sahip bireyler varlıklarını sürdürebiliyor ve bu özelliklerini bir sonraki
kuşağa aktarabiliyorlar. Ancak Darwin, genetik süreçlerin nasıl işlediğini
özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl aktarıldığını- bilmiyordu.
Ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliğin farkında olsa da,
kalıtım sürecinin ayrıntılarını anlamamıştı. Oysa, tam da Danvin'in
evrim düşüncesini geliştirmekte olduğu sıralar, Gregor Mendel bu ayrıntıları
anlama aşamasındaydı. Darwin, Mendel'in makalesini hiç bir zaman okumadı.
Sonuç olarak, o sıralar kalıtımla ilgili geçerli yaklaşım olan "karışımsal
kalıtım" düşüncesiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu düşünceye göre
bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımını taşırdı ve genellikle
bir özellik, anne ve babanınkilerin ortalaması gibiydi.
Ancak, "Türlerin Kökeni"nin yayımlanmasından sekiz yıl sonra
(Mendel'in makalesinden bir yıl sonra), 1867'de, bir mühendis olan Fleeming
Jenkin. karışımsal kalıtım ve doğal seçilimin bir birleriyle uyumlu
olmadığını gösterdi.Biri kırmızı, diğeri beyaz iki kutu boya olduğunu
ve doğal seçilimin "kırmızı" özelliği yeğlediğini düşünün.
Karışımsal kalıtım durumunda, kırmızı bir birey ile beyaz bir bireyin
çiftleşmesi sonucu oluşacak yavrular her zaman pembe olacaktır. Yalnızca
kırmızı ile kırmızının çiftleşmesi durumunda kırmızı bireyler ortaya
çıkacak, diğer tüm çiftleşmelerdeyse (ör. beyaz x kırmızı: pembe x kırmızı)
kırmızılık azalacaktır. Yeni ve yararlı bir özellik olan kırmızı, büyük
bir olasılıkla ender olarak ortaya çıkacak ve hakim durumdaki beyaz
form ile çiftleşerek pembe yavrular üretecektir. Diğer bir deyişle,
karışımsal kalıtım herşeyin orta noktaya yaklaşmasına yol açacak, renk
pembeye yaklaştıkça, bir uç nokta olan kırmızı yok olacaktır. Fleeming'in
düşüncesi, haklı olarak bunun doğal seçilimin etkisine ters düşen bir
süreç olduğuydu.
Darwin, Jenkin'in haklılığını görerek kuramını kurtarmak için bir yol
aradı ve "pangenesis" adını verdiği kendi kalıtım kuramını
ortaya attı. Bu kuram özünde, Jean-Baptiste de Lamarck adlı Fransız
biyologun 19. yüzyılda dile getirdiği ve sonradan "Lamarkizm"le
tanımlanacak olan kalıtım sürecine benziyordu. Bu süreç, "edinilmiş
özelliklerin kalıtımı"nı içeriyordu. Temelde Lamarck. bir canlının,
yaşamı süresince edindiği özellikleri yavrularına geçirebileceğine inanıyordu.
Lamarck'ın kendisi tarafından kullanılmamış olmasına karşın, bu konudaki
en ünlü örnek zürafanın boynuyla ilgili olanıdır. Lamarkizme göre tek
tek her zürafa, en üst dallardaki yapraklara ulaşabilmek için yaşamı
boyunca boynunu gerdiği için, yaşlı bir zürafanın boynu gençlerinkine
göre biraz daha uzundur. Lamarck, zürafanın boyun uzunluğundaki bu değişimin
yavrularını da etkileyeceğini düşünüyordu; böylece sonraki kuşağın zürafaları,
yaşamlarına önceki kuşaktan daha uzun boyunlarla başlayacaklardı. Darwin'in
pangenesis kuramıysa bu süreç için bir mekanizma öneriyordu: Vücudun
değişik parçalarında üretilen "gemül"ler, kana karışarak eşey
hücrelerine, yani erkekte sperm, dişideyse yumurta hücrelerine taşınıyordu.
Her bir gemül, anatomik bir parça ya da bir organa ait özellikleri belirliyordu.
Bu durumda bir zürafanın yaşamı boyunca boynunu germesi, "boyun
uzunluğu" gemüllerinin sürekli "daha uzun boyun" sinyalleri
göndermesine neden olacaktı.
Lamarck ve Darwin yanılmışlardı. Darwin'in kurguladığı sistemin yanlışlığını
ortaya çıkaran, kendi kuzeni Francis Galton oldu. Galton birkaç kuşak
boyunca tavşanlara, başka renk tavşanlardan kan verdi. Darwin haklı
olsaydı, kanın içindeki yabancı renk gemülleri nedeniyle alıcı tavşanların
en azından birkaç tane 'yanlış renkte' yavru üretmeleri beklenirdi.
Oysa Galton, deneyi birçok kuşak boyunca tekrarlamasına karşın, beklenenden
farklı bir renk oranı gözlemlemedi. Jenkin'in eleştirilerini yanıtlayabilmek
için son çare olarak pangenesise sarılmış olan Darwin'se. Galton'un
ortaya koyduğu delilleri kabul etmek istemedi. Sonunda, Darwin'in öldüğü
sıralarda Alman biyolog August Weismann, sperm ve yumurta oluşturan
eşey hücrelerinin diğer vücut dokularıyla ilişkisi olmadığını ortaya
koydu. Yani. bir zürafanın boynuyla sperm/yumurta üreten hücreleri arasında
hiç bir iletişim yoktu. Dolayısıyla Lamarkizm ve pangenesis biyolojik
olarak olanaksızdı.
Talihsiz Darwin!
Mendel'in çalışmaları konusunda bilgisi olsaydı, Jenkin'i yanıtlayabilmek
için son derece ayrıntılı, üstelik de bütünüyle yanlış olan pangenesis
kuramını ortaya atması gerekmeyecekti. Mendel, bezelye bitkilerini üreterek
yaptığı gözlemlerine dayanarak, daha sonra "gen" adı verilecek
olan kalıtım etkenlerinin, bireyin deneyimlerinden etkilenmedikleri,
aksine, kuşaktan kuşağa bir bütün olarak ve değişmeden aktarıldıkları
sonucuna vardı. Ayrıca bazı koşullar altında, bir özellik geçici olarak
gizli kalabiliyordu. Kırmızı ve beyaz boya kutularımıza dönecek olursak,
ilk çiftleşmenin sonucunda pembe bireyler ortaya çıksa bile. bir sonraki
kuşakta, örneğin pembe x pembe çiftleşmesinden kırmızı bireyler elde
edilebilirdi. Böylece Mendel'in çalışmaları hem doğal seçilimi Jenkin'in
eleştirilerinden kurtarıyor, hem de doğal seçilimin işleyebileceği genetik
bir temel sağlıyordu.
Doğal seçilimin kritik etkeniyle ilgili olarak (önce karışımsal kalıtım,
sonra da pangenesis konusunda) Darwin'in iki kez yanıldığı düşünülürse,
bu kuramın varlığını sürdürmesi çok olağandışı bir durum. Üstelik, kuruluşundaki
hatalara karşın bu kuramın doğruluğu artık kanıtlanmış bulunuyor. Bu
olağandışı sonucun nedeni, Darwin'in öncelikli olarak bir 'deneyci'
(empiricist) olmasıydı: Onun için önemli olan. gözlemlerini açıklama
çabaları değil, gözlemlerin kendisiydi. Evrim biyologu Ernst Mayr'ın
da yazdığı gibi, "Darwin, genetik çeşitliliği bir 'kara kutu' gibi
ele aldı. Hem bir doğabilimci, hem de hayvan yetiştiriciliğiyle ilgili
literatürü izleyen bir okuyucu olarak. çeşitliliğin her zaman var olduğunu
biliyordu ve bu onun için yeterliydi. Ayrıca, doğal seçilimin hammaddesi
olan çeşitliliğin her kuşakta yenilendiğinden ve dolayısıyla her zaman
varolacağından da emindi. Diğer bir deyişle, doğal seçilim kuramının
öncülü olarak doğru bir genetik kurama gereksinimi yoktu." (One
Long Argument, s. 82. Harvard Univ. Press. 1991)
Öte yandan, son 50 yıl içinde moleküler genetik alanında kaydedilen
olağanüstü ilerlemeyi gözönüne alırsak, Darvin'in düşüncelerinin varlığını
sürdürebilmiş olması daha da şaşırtıcı. Jim Watson ve Francis Crick,
DNA'nın sarmal yapısını. "Türlerin Kökeni"nin yayınlanmasından
neredeyse 100 yıl sonra ortaya çıkardılar. O zamandan beri moleküler
biyolojide kaydedilen ilerlemeleri Darwin'in öngörmesine olanak yoktu.
Yine de onun basit kuramı, biyolojide kendisini izleyen tüm gelişmelere
ters düşmeden yaşadı. Hatta yeni bulgular, kuramı zayıflatmak bir yana.
destekledi bile. Moleküler genetiğin en son zaferini, insanın (ve birçok
başka türün) genomundaki dizilimin eksiksiz olarak belirlendiği çalışmayı
ele alın: Kendisi de genom projelerinin başlatanlarından olan Jim Watson,
projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduğu konusunda
düşüncesi sorulduğunda, "Genom projesi Darwin'in, kendisinin bile
inanmaya cesaret edebileceğinden daha haklı olduğunu gösterdi"
yanıtını vermişti. Ayrıca Watson. beklenilenin tersine, genom projesinden
çıkarılacak tıbbi sonuçlar yerine evrimsel sonuçlan vurgulamayı yeğledi.
Çünkü genom projesi, genetik organizasyonun temel özelliklerinin tüm
canlılar tarafından ne ölçüde paylaşıldığını ortaya çıkarmış bulunuyordu.
Watson haklı olarak, genom çalışmalarıyla birlikte, canlıların evrimsel
bağlantılarıyla ilgili yeni ufukların da açılacağı düşüncesinde.
Yakın zamanda "Türlerin Kökeni"ni yeniden yazma ve güncelleştirme
işini üstlenmiş olan İngiliz bilimci Steve Jones da, Darwin'in çalışmasının
sağlamlığından etkilenenlerden: "Sonuç olarak bu kitap (benim beklemediğim
kadar) aslına benzeyen bir yapıt oldu. Darwin'in tezi. bir asırlık bilimsel
gelişmeyi kolayca kaldırabiliyor." (Almost like a whale, s. XXVII
Doubleday 1999)
Bunu izleyen bölümlerde, yüzyılı aşkın süre boyunca bilimde gerçekleştirilen
bu ilerlemenin daha ilginç ve daha yeni sonuçlarından bir kısmını kısaca
gözden geçireceğiz. Tüm bulgular, Darwin'in düşleyebileceğinin çok ötesinde
olmalarına karşın, "Türlerin Kökeni"nde çizilen çerçeveye
rahatça oturuyorlar. Bu modern çağda Darwin gerçekten de "kendisinin
bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru".Yaprak yiyebilmek
için moleküler düzeyde ne gerekli?
Doğal seçilimin gücünü en iyi ortaya koyan süreçlerden biri de "benzeştiren
evrim"dir. Bu süreç, akrabalıkları olmayan canlı gruplarının, aynı
seçilim baskısı sonucunda benzer özellikler edinmesini içerir. Bu yakınlaşma
farklı düzeylerde olabilir: Örneğin kuşların ve yarasaların kanatlan,
benzeştiren evrim sonucunda oluşmuştur. Her iki çözüm de. bir uçma organı
yaratmak şeklindeki evrimsel sorunu paylaşır. Kuş ve yarasa kanatları
temelde bütünüyle farklıdır elbette (örneğin, kuş kanadı kuşun yalnızca
ön ayağını, yarasa kanadıysa hem ön hem de arka ayakları içerir). Ayrıca
bu iki canlı grubunun, uçma yeteneğini birbirlerinden bağımsız olarak
kazandıkları da çok açıktır. Taksonomistlerin yarasayı kuş olarak sınıflandırma
tehlikesi yoktur; çünkü bu canlılar ortak olan sorunlarını çok farklı
yollarla çözmüşlerdir.
Ancak, taksonomistler için büyük sorun yaratan doğal seçilim örnekleri
de var. Bazı durumlarda benzeşim süreci o kadar etkili oluyor ki, ortaya
çıkan benzerliğe dayanarak hiç bir akrabalığı olmayan canlılar, yanlışlıkla
aynı gruba konulabiliyorlar. Örneğin, soyu tükenmiş olan keselikurdun,
görünürde kurda çok benzemesi, ilk taksonomik değerlendirmeler sonucunda
bu iki canlının yakın evrimsel akrabalar olarak sınıflandırılmasına
(diğer bir deyişle benzerliklerinin, kurt-benzeri ortak bir atadan evrimleşmiş
olmalarından kaynaklandığı düşüncesine) neden olmuş. Oysa daha ayrıntılı
bir incelemede, temelde çok farklı iki ayrı memeli grubuna ait oldukları
ortaya çıkıyor: Keselikurt bir keseli, kurtsa bir etenli (plasentalı)
memeli. Yani bir kurda benzemesine karşın keselikurt, aslında kanguru
gibi keseli hayvanlarla daha yakın akraba. Öyle görünüyor ki, iki ayrı
bölgede 'köpek'liği yeğleyen seçilim baskısı, biri keseli, diğeri plasentalı
olmak üzere iki farklı hayvan çözümüyle sonuçlanmış.
Darwin'in bu örneklerle bir sorunu olmayacağı kesin. Ancak DNA devrimi,
seçilim sonucu oluşan benzerlikleri çok daha ayrıntılı incelememize
olanak tanıyor. Doğal seçilim ne kadar duyarlı? Benzer seçilim baskıları,
farklı gruplar arasında moleküler düzeyde benzeşmeyle sonuçlanabilir
mi? Diğer bir deyişle, temel bir işlevi yerine getirmek üzere belli
bir proteini kullanan çeşitli canlılar arasında, protein dizilimi açısından
benzeştiren evrim gelişmesini bekleyebilir miyiz?
DNA dizilimi, yaşamın aktif molekülleri olan proteinleri kodlar. Proteinlerin
kendileriyse aminoasit adı verilen yapıtaşlarından oluşurlar. Yani bir
genin DNA dizilimi, oluşacak aminoasit zincirini belirler. Dolayısıyla
DNA diziliminde oluşan bir mütasyon. üretilen proteinin aminoasit dizilimini
de etkiler. Öyleyse, belli bir proteinin belli bir biçimde kullanımının
yeğlendiği durumlarda, akrabalığı olmayan canlıların aminoasit diziliminde
de benzeştiren evrim görmeyi bekleyebilir miyiz?
Doğal proteinlerde 20 farklı aminoasit bulunabiliyor. Proteinin belli
bir yerinde bu 20 aminoasitten herhangi biri bulunabileceği için, olası
farklı dizilim sayısının çok yüksek olduğunu unutmayın. Örneğin, 200
aminoasit uzunluğundaki bir protein için 20 üzeri 200 farklı aminoasit
dizilimi bulunabilir. Doğal seçilim, proteinin işlevini en iyi biçimde
yerine getirmesini sağlayan dizilimi yeğler. Ama doğal seçilim ne kadar
kesin sonuç verebilir? Belli bir işlev için ortak seçilim baskıları
olduğunu varsayarsak, farklı canlı gruplarında bağımsız olarak aynı
aminoasit dizilimiyle -bütün olasılıklara karşın yeğlenen dizilimle-
sonuçlanabilir mi?Belli koşullar altında, "evet". Bunun en
iyi örneğini yaprak-yiyen hayvanlarda görebiliriz. Yaprak yemek, besin
elde etmenin zahmetli bir yolu; çünkü bitkilerde hücre duvarının temel
maddesi olan selülozun parçalanması, özellikle zor. Ve selülozu parçalayamazsanız
yaprak hücrelerinin içine ulaşıp gerekli besinleri alamazsınız. Bu nedenle,
"geviş getirenler" olarak bilinen, ineğin yanısıra başka evcil
hayvanları da içeren memeli grubu, mikroplardan yararlanır. Bu hayvanların
bağırsaklarında, selülozu ustaca parcalayabilen bakteri toplulukları
yaşar. Kısacası inekler, selülozu parçalayıp bitki hücrelerini açmak
için bakterileri kullanırlar. Ama bakteriler bu hücrelerin içindeki
besini kendileri kullandıkları için, ineklerin bu kez de besini bakterilerden
ayırmanın bir yolunu bulmaları gerekir. Bunu yapabilmek için inekler
ve diğer geviş getirenler, "lizozim" adı verilen ve bakterilerin
hücre duvarını parçalayan bir enzim (aktif bir protein) kullanırlar.
Sonuç olarak, bir ineğin yediği otlardan besin elde etme süreci son
derece dolaylı: Otu yiyor, bakteriler bitkinin selüloz hücre duvarını
parçalıyor ve hücrenin içindekileri kullanıyor: bundan sonra ineğin
bağırsaklarındaki lizozim, bakterileri parçalıyor ve sonunda besinler
ineğe ulaşabiliyor. Evrimsel açıdan lizozim, yeni bir sindirim işlevi
için kullanılmış oluyor. Enzimin tipik işleviyse, memeli vücudunu bakteri
saldırılarına karşı korumak; hayvan için sorun yaratmalarına fırsat
vermeden, bakterilerin lizozimler tarafından parçalanması gerekiyor.
Örneğin, gözyaşındaki lizozim bu yolla bakteriyel enfeksiyon riskini
azaltıyor.
Aslında geviş getirenler yaprak yemekte uzmanlaşmış tek memeli grubu
değil. Özellikle Asya'da yayılım gösteren ve langur adı verilen bir
grup maymun da bu işi yapabiliyor. Peki ama langurlar selülozu sindirme
sorununu nasıl çözüyorlar? Şaşırtıcı bir şekilde (ve geviş getirenlerle
hiç de yakın akraba olmadıkları için bağımsız olarak) bu sorun için
aynı çözümün evrimleştiğini görüyoruz: Onlar da bağırsaklarında, işlevi
selülozu parçalamak olan bir bakteri topluluğu barındırıyorlar. Ve onlar
da, bakterilerin bitkilerden aldıkları besini elde etmek için, bakterilerin
hücre duvarını parçamada lizozimden yararlanıyorlar. Bu olgunun kendisi,
benzeştiren evrimin. diğer bir deyişle bütünüyle ayrı iki hayvan grubunun
ortak bir evrimsel sorunda aynı çözüme ulaşmasının, güzel bir örneğini
oluşturuyor. Ancak benzeşim bununla da kalmıyor: Langur maymunlarına
ve geviş getirenlerden biri olarak ineğe ait lizozimlerin aminoasit
dizilimlerini karşılaştırdığımızda, bu kadar uzak akraba olan gruplar
için bekleyebileceğimizden çok daha yüksek bir benzerlik buluyoruz.
Daha ayrıntılı bir inceleme yaptığımızdaysa, geviş getirenlerdeki belli
aminoasit değişimlerinin (olasılıkla lizozimin sindirime ilişkin bu
yeni işlevi kazanmasını kolaylaştırmak üzere) langurlarda da gerçekleşmiş
olduğunu görüyoruz.
Bu son derece olağanüstü bir sonuç. Bu iki yaprak-yiyen grup, yalnızca
selüloz sorununu çözmek için kirli işlerini bakterilere yaptırmakla
kalmadılar, lizozimi genel bir bakteriyel savunma enzimi olmaktan, sindirim
işlevinin temel öğesi olmaya dönüştüren aminoasit değişimleri açısından
da benzeştiler. Doğal seçilimin, aminoasit diziliminde evrimle sonuçlanması
gerçekten dikkate değer bir olgu. Bizim gibi (ya da inekler ya da langur
maymunları gibi) karmaşık hayvanların vücudunda üretilen yaklaşık 100
000 farklı protein var. Ve bu örnekte, bu proteinlerden yalnızca bir
tanesinde, lizozimde oluşan küçük farklılaşmalar, doğal seçilimin gücünü
yönlendirmek için yeterli olmuş.
Yakın geçmişte bu öykünün bir başka yanı daha ortaya çıktı. Geviş getirenler
ve langur maymunları gibi yaprak yiyen ve dolayısıyla selüloz sorunuyla
karşı karşıya olan bir kuş türü incelendiğinde, yalnızca Amazon havzasında
bulunan ve son derece garip görünüşlü olan "hoatzin" adlı
bu kuşun da, selüloz sorununu bakterilerin yardımıyla çözdüğü ve bakterileri
parçalamak içinse lizozim kullandığı bulundu. Evet, yaprak yiyen iki
memeli grubuna ait lizozimin ve hoatzin lizoziminin aminoasit diziliminde
de benzeşme oluşmuş. Diğer bir deyişle, moleküler düzeydeki bu benzeştiren
evrim örneğinin yalnızca memelileri değil, kuşları da içerdiğini görüyoruz.
Yüksek uçuş: Yüksek irtifa için moleküler uyum
Bir enzimin değişik formları arasındaki işlevsel farklılıklar konusunda
yorumlar yapabilmek için, o enzim ve biyolojik etkinliklerinin aynntılarıyla
ilgili bilgilere gereksinmemiz var. Aminoasit diziliminde, dört aminoasidin
wxyz şeklindeki dizilimini de içeren bir protein düşünün. Başka bir
türde aynı işlevi gören proteinde aminoasit dizilmi wxtz olursa, diğer
bir deyişle bu kısa dizide 'y' aminoasidi yerine 't' geçmişse, bu önemli
bir farklılık mıdır? Bu soruyu, ancak proteinin yapısı ve işlevi konusunda
fazlaca bilgimiz varsa yanıtlayabiliriz. Eğer, örneğin "bu protein
f fonksiyonu için kullanılıyor" şeklinde genel bir düşünceden daha
ayrıntılı bilgimiz yoksa, y --> t değişiminin önemini anlamamız olanaksız.
Oysa çok az sayıda protein konusunda gerekli bilgiye sahibiz ve bunun
sonucunda moleküler uyumla ilgili çalışmalar zorunlu olarak sınırlı
düzeyde kalıyor. Morfolojik düzeydeki uyumla ilgili çalışmalar içinse
durum farklı. Örneğin, elin işlevini tam olarak anlamak ve hayvanlar
arasında görülen farklı el tiplerinin uyumsal değerini çıkarsamak çok
zor değil.
Kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve oksijenin taşınmasından sorumlu
molekül olan hemoglobin, moleküler uyumun evrimsel incelemesi için bulunmaz
bir aday. Hemoglobin, akciğerlerde yoğun olan oksijene bağlanır ve vücudun,
örneğin çalışan kaslar gibi, oksijen yoğunluğu az olan bölgelerinde
bu oksijeni salar. İnsanlarda rastlanan pek çok hastalıkta hemoglobinle
ilgili sorunların varlığı ve oksijen taşınımının hayvan fizyolojisinin
temel bir öğesi olması nedeniyle hemoglobin, üzerinde çok iyi çalışılmış
bir protein: hatta X-ışını yayılımı yöntemi kullanılarak üç boyutlu
yapısı belirlenen ilk proteinlerden biri (Proteinler doğrusal aminoasit
zincirlerinden oluşurlar; ancak bunlar proteinin işlevi için gerekli
olan karmaşık üc-boyutlu yapıları oluşturacak şekilde kendi üstlerine
katlanırlar.). Hemoglobinin evrimsel inceleme açısından iyi bir aday
olmasının başka bir nedeni de, oksijen taşınımı açısından çok farklı
ortamlarda yaşasalar da. tüm canlıların oksijen taşıma gereksinimi için
aynı temel molekülü kullanmaları. Örneğin bazı kuşlar, deniz düzeyiyle
karşılaştırıldığında oksijen miktarının çok daha az olduğu yüksek irtifalarda
yaşarlar. Oysa yalnızca uçmak bile, çok enerji gerektiren ve oksijene
bağımlı bir etkinlik. Dolayısıyla, bu molekülün doğal seçilim sonucunda
-oksijen açısından- aşırı ortamlara uyum sağlayıp sağlamadığını belirlemek
amacıyla, tipik olarak yükseklerde uçan bir kuşla alçaktan uçan bir
kuşun hemoglobinlerini birbirleriyle karşılaştırabiliriz.
Kuşların çok yükseklerde uçabildiği, bilinen bir olgu. Şimdiye kadar
kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu. Fildişi Kıyısı'nda 11.300 m yükseklikteyken
bir jet uçağına çarpan Rüppell akbabasına (Gyps rueppellii) ait. Bu
yükseklik. Everest Tepesi'nin yüksekliğinden 2000 m daha fazla. Yükseklik
arttıkça oksijen yoğunluğunun daha hızlı azalmasına bağlı olarak yüksekte
uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle
farklı bir ortamda yaşarlar. Göç ederken Himalayalar gibi yüksek dağ
sıralarının üzerinden geçen kuşlar da sıklıkla çok yükseklerde uçarlar.
Örneğin yazlarını Tibet, kışlarını da Kuzey Hindistan'da geçiren Hint
kazı (Anser indicus), mevsim aralarında Himalayalar'ın üzerinden uçar.
Hint kazının ve alçak bölgelerde yaşayan en yakın akrabası olan bozkazın
hemoglobinlerine bakıldığında, yalnızca 4 amino asit açısından farklı
oldukları, bu farklılıkların, molekülün üç boyutlu yapısı üzerindeki
etkisi incelendiğinde de, yalnızca bir tanesinin hemoglobinin oksijen
tutma yeteneğini artırdığı görülüyor. Buysa, yükseklerde daha az olan
oksijene çok daha kolay bağlanabilmesi için Hint kazının hemoglobininde
bulunması gerekli olan özellik.
Aynı durum, yükseklerde uçan başka bir kaz türü olan And kazı (Chloepahaga
melanoptera) için de geçerli. Hint kazında olduğu gibi And kazında da,
hemoglobinin oksijen tutma yeteneğinin artmasından tek bir aminoasit
değişimi sorumlu.
Her iki sonuç da, bu iki kaza ait hemoglobin proteinlerinin, alçak yerlerde
yaşayan bozkaza ait olanlarıyla karşılaştırılması, ardından da oksijen-bağlama
yeteneğini etkileyecek aminoasit değişimlerinin kimyasal yapıya ilişkin
argümanlarla saptanması yöntemiyle elde edilmişti. Oysa bu, birçok açıdan
tartışmalı bir yöntem. Oksijen bağlama yeteneğiyle ilgili yorumlarımızın
gerçekten doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Hemoglobinin bu kadar iyi
çalışılmış bir protein olması nedeniyle bu soru, gerekli deneylerle
en iyi şekilde yanıtlanmış durumda. Ancak bu. ilk bakışta göründüğünden
çok daha zor bir işlem: Bir insan hemoglobini alınıyor ve oksijen-bağlama
yeteneği ölçülüyor; sonra genetik mühendisliği devreye sokularak uygun
konumdaki aminoasitin yerine, Hint kazı için kritik olduğu belirlenen
aminoasit yerleştiriliyor. Böylece, yeryüzünde olasılıkla daha önce
hiç varolmamış, yeni bir hemoglobin molekülü üretilmiş oluyor. Şimdi,
yeni üretilen bu molekülün oksijen bağlama yeteneği ölçülebilir.
Bu deney, insan hemoglobini ve hem Hint kazı. hem de And kazının yüksek
irtifa aminoasitleri kullanılarak gerçekleştirildi. Her iki durumda
da, yeni hibrid hemoglobin molekülünün, normal insan hemoglobinine göre
belirgin şekilde yüksek bir oksijen bağlama yeteneğine sahip olduğu
görüldü. Kısacası deneysel sonuçlar, yapısal bilgilere dayanılarak yapılan
çıkarsamaları doğruladı.
Deneyler karmaşık olsa da sonuç basit: Moleküler düzeyde doğal seçilim
son derece etkili bir unsur. Moleküller, uygun koşullarda en iyi performansı
gösterecek ince bir ayara sahipler. Rüppell akbabasının 11.000 m'de
uçabilmesini sağlayan unsur ise, hemoglobin molekülü üzerindeki etkisi
aracılığıyla doğal seçilim.
Moleküller ve biz: Darwin'in insan evriminde bilmedikleri
DNA devrimi sonucunda ortaya çıkan evrimsel bulgular arasında belki
de en dikkate değer olanları, kendi türümüzü ve onun tarihini ilgilendiren
bulgular. Moleküler genetik tekniklerin gelişmesinden önce, insanın
geçmişini araştırmak için kullanabileceğimiz fazla malzeme yoktu. Sümer
tabletleriyle başlayan yazılı kayıtlar göreceli olarak çok yeniydi;
arkeolojik ve fosil kayıtlarsa hem çok az bilgi sağlıyordu, hem de bölük
pörçük oldukları için yorumlayanın yaklaşımlarına bağımlıydılar. DNA
dizilimi bunların tümünü değiştirdi: Yeryüzünde bugün varolan genetik
çeşitliliğe bakarak geçmişle ilgili çıkarsamalarda bulunabiliyoruz artık.
Kullanılan mantıksa basit DNA dizilimi zaman içinde yavaş yavaş değişir:
dolayısıyla herhangi iki dizilim -ve ait oldukları insanlar- birbirlerinden
ne kadar uzun süre yalıtıldılarsa, o kadar farklı olurlar. Şu anda varolan
farklı grupların, örneğin Avustralya yerlileri, Amazon yerlileri, Japonlar,
Türkler, Kalahari buşmanlarının DNA dizilimlerini karşılaştırarak, kimlerin
birbirlerine daha yakın olduğunu belirleyebiliriz.
Bu araştırmalardan elde edilen ilk ve en önemli sonuç, basın dünyasında
"mitokondriyel Havva" olarak adlandırıldı. Hücrenin içinde,
enerji fabrikası işlevini gören ve mitokondri adı verilen küçük bir
yapı var. İşte bu yapının içinde bulunan kısa bir DNA molekülünün dizilimini
kullanarak tüm insanlar için bir soy ağacı oluşturursak, iki şey buluyoruz:
hepimizin ortak atasının yaklaşık 100 000 yıl önce yaşadığı; ve bu ortak
atanın Afrika'da olduğu. Buradan çıkaracağımız sonuçsa, modern insanın
100 000 yıl önce Afrika'da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı.
Bu sonuç, kayda değer bir bulguydu. Uzun zamandır türümüzün 100 000
yıldan çok daha yaşlı olduğu varsayılıyordu. Gerçekten de evrim standartlarına
göre 100 000 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer: bizim türümüz çok
genç bir tür. Bu noktayı açıklığa kavuşturmak için bu süreyi, orangutanlar
için geçerli olanla karşılaştırmakta yarar var. Orangutanlar Güneydoğu
Asya'daki iki adada, Borneo ve Sumatra'da bulunurlar. Mitokondriyel
Havva çalışmasında kullanılan genetik teknikler orangutanlara uygulandığında,
ortak bir atayı en son olarak 3,5 milyon yıl önce paylaştıkları ortaya
çıktı. Diğer bir deyişle, bu adaların her birinden alınacak birer orangutan,
birbirlerinden genetik olarak en farklı durumdaki iki insandan ortalama
35 kat daha farklılar. Ve ne ilginçtir ki. büyük bir olasılıkla siz
bu iki orangutanı birbirlerinden ayırdedemezsiniz. 3,5 milyon yıllık
bir evrimin bile çok önemli farklılaşmalara yol açması gerekmiyor. Yani.
ırkçılar tarafından bu kadar sık dile getirilen yüzeysel farklılıklara
karşın, bir tür olarak bizler şaşılacak derecede birörneğiz. En siyah
Afrikalıyla en beyaz Avrupalı arasındaki genetik farklılık, uzman olmayan
birine aynı gibi görünen iki orangutan arasındaki genetik farklılığın
yanında çok önemsiz kalıyor.
30.000 yıllık bir iskeletin DNA'sından elde edilen veriler sayesinde
artık biliyoruz ki, yakın geçmişimize ait soy ağacının en eski dalı
bütünüyle yok oldu. Neandertaller adı verilen bu insanlar 800.000 yıl
kadar önce ortaya çıktılar ve yaklaşık 30.000 yıl önce ortadan kayboldular.
Neandertallerin bizler, yani modern insanlar tarafından mı yokedildiği.
yoksa karışma sonucunda bizim bugün bir ölçüde Neandertal mi olduğumuz
sorusu yakın zamana kadar açıklık kazanmamış olan bir konuydu. Oysa
şimdi DNA analizlerine bakarak, Neandertal insanının kaderinin, karışma
sonucu yokolmak değil, zor kullanılarak soyunun tükenmesi olduğunu açıkça
görebiliyoruz. Neandertal DNA'sı tüm modern insanlarınkinden çok farklı:
eğer bizimle üremiş olsalardı, bu farklı dizilimlerin modern insan popülasyonlarında
da bulunmasını beklerdik. Bulunmaması, Neandertallerin 30.000 yıl önce
yokolduklarını ve DNA'larını da beraberlerinde götürdüklerini gösteriyor.
İnsanın tarihiyle ilgili modern yaklaşımlar, yalnızca ırkçılık için
biyolojik bir temel olasılığını ortadan kaldırmakla ve Neandertallerin
kaderini ortaya çıkarmakla kalmadı. En ilginç sonuçlar çok yakın zamanda
bulundu. Bu sonuçlar, cinsiyetler arasındaki farklılıklar, özellikle
de göç konusundaki farklılıklarla ilgiliydi.
Yeryüzündeki herkes için. incelemekte olduğumuz DNA parçasında dizilimin
aynı olduğunu ve bu dizilimde, örneğin Güney Afrika'da bir mütasyon
oluştuğunu düşünün. Eğer yoğun bir göç hareketi yaşanıyorsa, bu mütasyon
hızla yayılır ve belki birkaç kuşak sonra, örneğin İstanbul'da görülebilir.
Ancak eğer göç hareketleri çok azsa insanlar oldukları yerlerde kalıyorlarsa
mütasyon Güney Afrika'yla sınırlı kalır ya da çok çok yavaş yayılır.
Yani, DNA varyantlarının -mütasyonların-yayılım miktarı, göç hareketinin
büyüklüğünü belirlemek için dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir.
İnsanlık tarihini (ve göç hareketlerini) kadınlar ve erkekler için ayrı
ayrı incelememiz mümkün. Bazı DNA parçaları kuşaktan kuşağa yalnızca
kadınlar arasında aktarıldıkları için dişi tarihinin, başka parçalarsa
yalnızca erkekten erkeğe aktarıldıkları için erkek tarihinin "işaretleri"
olarak kullanılabiliyorlar. Kadınlara özgü olan ve mitokondride bulunan
DNA'dan daha önce söz etmiştik. Yalnızca dişinin üretebildiği döllenmemiş
bir insan yumurtası mitokondri (ve dolayısıyla mitokondriyel DNA) içerirken,
erkeğin sperm hücresiyle yeni bireye yaptığı katkı mitokondri içermez.
Yani mitokondriyel DNA yalnızca kadınlar tarafından aktarılır. Öte yandan,
yalnızca erkekler tarafından aktarılan küçük bir insan kromozomu var.
Erkekleri erkek yapan, bu "Y" kromozomu olduğu için. tanımı
gereği "Y" kromozomunu taşıyan tüm insanlar erkek. Yani "Y"
kromozomu erkeklere özgü ve yalnızca erkek soyunda aktarılıyor.
İnsan popülasyonları arasındaki mitokondriyel DNA çeşitliliğini yapısal
olarak incelediğimiz zaman, mütasyonların çoğunluğunun tüm popülasyonlar
arasında büyük ölçüde yayılmış olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle,
yalnızca yerel olarak görülen varyantlara hemen hemen hiç rastlamıyoruz;
yani popülasyonlar büyük ölçüde karışıyormuş gibi görünüyor. Ve elbette
bu karışma, göç hareketinin sonucu. Oysa "Y" kromozomundaki
farklılıklarla ilgili olarak yakınlarda yapılan çalışmalar, bunun tam
tersi olan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bu sonuçlar, yayılım miktarının
aslında çok düşük olduğunu, ve örneğin Güney Afrika'da ortaya çıkan
bir mütasyonun genellikle pek uzağa gitmediğini gösteriyor.
Acaba neler oluyor? Tek bir tür için, kendi türümüz için nasıl bu kadar
çelişkili iki ayrı sonuç elde edilebilir? Aslında bunun açıklaması basit:
Erkekler ve kadınlar farklı hızlarda göç ediyorlar ve bunu beklenmedik
bir şekilde yapıyorlar. Çok dolaşan erkekler ve evde duran kadınlarla
ilgili tüm önyargılarımıza karşın, aslında kadınlar erkeklerden çok
daha fazla yer değiştiriyorlar. Hatta birçok kuşak gözönüne alınarak
yapılan hesaplamalarda, kadınların erkeklerden ortalama olarak 8 defa
daha fazla göç ettiği ortaya çıkıyor.
Bu, sezgilerimize bütünüyle aykırı bir sonuç. Büyük İskender'in dizginsiz
dolaşan orduları ya da Cengiz Han'in Orta Asya'da savaşan atlılarıyla
ilgili öyküleri dinleyerek büyümüş olsak da. erkekleri hareketli avcılar
ve gezginler olarak gören önyargılarımızın bütünüyle yanlış olduğu ortaya
çıkıyor. Aslında antropologlar bu olguyu kolayca açıklayabilirler. Tüm
toplumlarda antropologların "atakonumu" (patrilocality) adını
verdikleri bir uygulama görülür: İki ayrı köyden bir çift evlendikleri
zaman, kadın erkeğin köyüne taşınır. A köyünden bir kadının B köyünden
bir adamla evlendiğini ve B köyüne taşındığını varsayın. Bir kızları
ve bir oğulları oluyor. Kızları C köyünden bir adamla evlenerek C köyüne
taşınıyor; oğullan da D köyünden bir kadınla evleniyor ve bu kadın B
köyüne geliyor. Böylece erkek soyu B köyünde kalırken dişi soyu iki
kuşakta A'dan B'ye, sonra da C'ye taşınmış oluyor. Bu sürecin kuşaklar
boyunca sürmesi, dişi göçünün çok yaygın, erkek göcününse sınırlı olmasıyla
sonuçlanıyor. Erkekler gerçekten de bazen uzak ülkeleri fethetmek için
yola çıksalar da. bunlar insan göçünün bütünü içinde önemsiz kalıyor:
insanlığın tarihini şekillendiren, kadınların adım adım köyden köye
yaptıktan göçler.
Darwin'e dönüş: "Darwin'in bile inanmaya cesaret edebileceğinden
daha doğru"
Darwin'in zamanından bu yana biyolojide olağanüstü ilerlemeler kaydedildi.
Bunların birçoğu evrimle doğrudan ilgili ve Darwin'in kuramına ışık
tutuyor. Ama Darwin mezannda rahat yatabilir: Evrimsel değişimin mekanizmasını
şimdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karşısında Darwin'in
görüşlerinin özü hâlâ sağlamlığını koruyor.
Daha önce de gördüğümüz gibi. kalıtım, ve mekanizması olan genetik konusundaki
bilgisizliğine karşın kuramının yaşayabilmesi. Darwin'in öncelikle bir
deneyci olmasından kaynaklanıyor. Doğadaki çeşitliliğin ve bunun bir
kuşaktan diğerine -bir şekilde- aktarıldığının farkında olması onun
için yeterliydi. Ayrıntılı bir kalıtım kuramına gereksinimi yoktu. Aynı
durum çalışmalarının başka yönleri için de geçerli. Örneğin, "Türlerin
Kökeni"ninde, hayvan ve bitkilerin coğrafi dağılımını inceleyen
biyocoğrafyaya yalnızca iki bölüm ayırmıştı. Darwin kitabını, kıtaların
coğrafi tarihini şekillendiren en önemli gücün levha tektoniği olduğunun
bulunmasından çok önce yazmış olmasına karşın, gözlemleri bugün hâlâ
güncelliğini ve doğruluğunu koruyor. Levha tektoniği konusundaki bilgisizliği,
biyocoğrafyaya yaptığı katkıları engellemedi. Hiç bir zaman bildiğinden
ayrılmadı ve bir deneyci olarak kaldı. Farklı anlamları olabilecek veriler
konusunda spekülasyon yapmak yerine, çok miktarda veriye sahip olduğu
ve basit yorumlarla üzerinde çok şey söyleyebileceği konulara ağırlık
verdi. Böylece, biyocoğrafya gibi iddialı konulara sapmak yerine, adaların
yanısıra üzerlerinde yaşayan hayvan ve bitkiler konusunda da çok ayrıntılı
yazılar yazabildi.
Darwin'in bu deneyciliği hepimize örnek olmalı. Bu güzel kuramının olağanüstü
verimliliği, deneyciliğin, olgulardan sapmamanın gücünü ustaca ortaya
koyuyor.
Bu yazı Mayıs 2000 de Sabancı Üniversitesi'nde
misafir öğretim üyesi iken İstanbul'da verdiği
bir popüler konferansa dayanmaktadır